Madame Butterfly Operası: Puccini

Puccini - Madame Butterfly operası

Puccini’nin Madame Butterfly operası, çok kısa bir süre içinde İtalya sınırlarını aşarak dünya sahnelerine mal olmuş ve esere gösterilen büyük ilgi, bestecinin La Boheme operası gibi en başarılı bir eserinin bile geri plana atılmasına sebep olmuştur. Büyük eleştiricilerin hemen hepsi, Butterfly operasının verismo türü ile en küçük anlamda ilişkisi olmadığı kanaatindedirler. Bu eserin fazlasıyla sevilip başta taşınmış olmasına, müzikli işleyişin, yer yer Asya müziğine has beş-ton sistemine dayalı olarak değerlendirilmiş bulunması sebep olarak gösterilmektedir. Onun içindir ki, müzikte alışılanın dışında, yeni bir sesin özlemini çeken 20. yüzyılın seyircisi, Puccini‘nin getirdiği yabancı (egzotik) renkleri büyük bir ilgi ile karşılamıştır. Puccini’nin, Butterfly operasını yazmadan önce, Avrupa dışında müzik sanatında pentaton (beş-ton) sisteminin, dünyanın en eski kültür topluluklarının müziklerine temel olma niteliğini taşıyan bir dizi olduğu, bütün müzik bilginlerince benimsenmiştir. Yarı tonluk aralıktan yoksun olup, beş tonu da aşmayan pentaton dizisi, şu beşli-dörtlü zincirindeki sesleri kapsamaktadır : do – sol – re – la – mi ( c – g – d – a – e ) . Butterfly müziğinde sık sık karşılaşılan, beş-ton sistemine dayalı melodiler ile insanlığın en eski kültürüne dayalı olarak işlenmiş bulunan orkestral doku, bestecinin bu yoldaki Çabasını açıkca ispatlar niteliktedir. Bazı melodilerin, yerine göre armonize ediliş şekilleri ise, eserin tümünü, düşünülmesi imkansız bir atmosfer içinde, taze ve yepyeni bir hayata dönüştürmüştür.

Puccini’nin Madame Butterfly operasının rol dağıtımı ile 3 perdenin oluşum ve gelişimi aşağıda açıklandığı gibidir.
Cho-Cho-San, Butterfly adıyla çağırılan Japon .kızı (Geyşa) 40 (soprano), Suzuki, Butterfly’ın hizmetçisi (mezzosoprano), Kate Linkerton (soprano), F. B. Linkerton, B. Amerika donanmasında görevli deniz subayı (tenor), Sharpless, Nagasaki’deki B. Amerika konsolosu (bariton), Goro, Nakodo (tenor), Prens Yamadori (tenor), Bonze amca (bas), Uakuside (tenor), imparatorluk komi-seri Gbariton), Evlendirme memuru (bariton), Keder, Cho-Cho-San’m oğlu (sessiz rol). Cho-Cho-San’ın yakın akrabaları, dostları ve kız. arkadaşları.

Butterfly Operası Senaryo Özeti:

Olay 1900 yılında, Japonya’da Nagasaki’de geçmektedir.
Giacomo Puccini’nin, Madame Butterfly operasının müziği, tıpkı Tosca’nın müziği gibi, seyirciyi olağanüstü nitelikte ilgilendirmiş, dün yanın hemen her yerinde bu eseri tanımak, bilmek, adet, bir gelenek olmuştur. Bestecinin, müzik dramatizasyonundaki özel stilini, asıl bu eserde dile getirmiş olduğu görüşünde tüm eleştiriciler birleşmişlerdir. Özellikle bu operada müzik, hafif olduğu oranda duyguludur; incelik ve zariflikte eşsizdir Puccini’nin hemen bütün operalarında göze çarpan böylesine bir işleyiş gücünün, sanatçının her yaratısından çok bu operasında gerçek değerini elde etmiş olduğunu kabul etmek hata sayılmaz.
Madame Butterfly operasının, oldukça dar bir boyut içinde gelişen uvertürü, hareketli bir tema üstünde oluşmuş bir fugatodur. Ama eserin akışı içinde, vakit vakit yabancılarla karşılaşan Japonların alçak gönüllülük ve nezaketlerini ispatlayan davranışlarını hatırlatan bir motif olarak da bu tema ile karşılaşılmaktadır. Eserin 1. perdesinden 3. perdenin sonuna kadar gelip geçen tüm sahneler, taşıdıkları atmosferin özelliğini yansıtan motif, melodi ve temalarla karakterleştirilmiştir. Nitekim Birleşik Amerika ulusal marşının, eserin orkestral dokusunda yer alması, iki Amerikalının 1. perdedeki görüşme sahnesini anlamlaştırmaktadır. Gene bu perdeye, Butterfly’ın sahnede görünmesiyle birlikte, uzak doğuyu simgeleyen bir müzik atmosferi egemen olmaktadır. Bu perdede gecenin yıldızlı gökünü karakterize eden bir başka motif, tabiatı olağanüstü – nitelikteki bir yoruma bağlamaktadır. Butterfly’ın, 1. perdenin sonundaki aşk melodisine de yansıyarak sönüp gitmektedir. Buraya kadar işitilen tüm temalar, 1. perdeyi sona erdiren aşk düetinde de, birer umut ışığı gibi belirdikten sonradır ki, eserin bu bölümü, estetik zirveye ulaşmaktadır.
Butterfly operasının 1. perdesinin aşırı oranda lirik bir hava içinde işlenmiş olmasına karşılık, arkadan gelen her iki perdeye de daha çok dramatik bir atmosfer egemen olmaktadır. Hele 2. perdede herkesin heyecanla beklediği Butterfly’ın o meşhur aryası, eserin en içli, en duy gulu bir parçası olmanın önemini taşımaktadır. Bu perdenin en sonunda, ta uzaktan kopup gelen mırıltı halindeki koro sesi ise, büyük bir ressamın fırçasından çıkmış bir gece manzarası gibidir.
Eserin 3. ve son perdesi, oldukça sınırlı bir boyut içinde oluşup gelişmesine rağmen, dramatik aksiyon açı sından eşine az rastlanır bir zirve olarak nitelenir.
Giacomo Puccini’nin Madame Butterfly operasından sonraki eserlerinde başgösteren farklılığı sezmemeye imkan yoktur. Nitekim bestecinin, kronolojik sıraya göre, Butterfly’dan altı yıl sonra oluşturduğu (1910) La fanciulla del West (Batının Kızı) adlı operada, sanatçının değişme eğilimini ispatlar niteliktedir. “Kaldı ki, Puccini, bu yeni eseriyle, tiyatro stilinden uzaklaşmayı uygun görmüş ve bu tür yaratışın, her şeyden önce, kendi sanatında yaşama gücünden yoksun düşmüş olduğu fikrine varmıştır.
Puccini’nin, Butterfly’dan sonraki tüm operaları, sanatcının yaratma esprisinde başgösteren meseleleri, yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı. Nitekim besteci, eserlerindeki aşırı duygululuğun farkına vararak, yeniyi arayıp bulmak için, eskiden kopabilmenin tasasına düşmüştür. Bu arada Puccini’nin her şeye rağmen Tabarro (Palto) adıyla yazdığı (1918) 1 perdelik opera ile oldukça önemli bir deneye başvurmuş olduğu da bir gerçektir. Bununla birlikte bestecinin, yaratış yeteneğinin sınırlarını ve geçen yüzyıllara olan bağlılığını göz önüne almadan, hatta sanatına has vokal ve enstrümantal tekniği yenileme yolundaki başarısında aldanmamış olmasına rağmen reform eylemine giriştiği bir gerçektir ondan dolayı, sanatçıdaki ruhsal bunalım, son hastalığından önce ve bunca yıllık sahne çalışmalarının özü olarak ortaya koymak istediği Turandot operası yazılırken en aşırı bir düzeye ulaşmış ve bazı ruhi nedenler, bestecinin son eserini tamamlamasına imkan sağlamamıştır. Esasen Puccini, bu eserinin taşıdığı ad (Turandot) ile ilgili ses partisinin dayandığı kahramanlık havasını gereğince yaratamamış olduğu gibi, bu partiden yansıması zorunlu hareket ve anlam açıklamada da başarılı olamamıştır.”  (H. Riemann).
Yukarıdaki yorum ve eleştiriden de anlaşılmaktadır ki, Butterfly operasından sonraki dönem, Puccini yaratışları açısından yeni bir dönemdir. Besteci, hayatının bu son yirmi yıllık süresinin hemen başında, orijinal bir konu bulmanın gayretine düşmüş ve Butterfly ile ayak bastığı uzak doğudan koparak, uzak batıya yönelmiş, konusunu Amerika’daki Altına-Hücum döneminden alan: La fanciulla del West (Batının Kızı) adlı operasını yazmıştır.

Opera Eleştirisi: “La Boheme” – Hugo Riemann

Müzikolog Hugo Riemann‘a göre, Puccini‘nin La Boheme operasında tüm açıklığıyla ortaya koyduğu şey, kişiliğine has hissiyat ile, içinde yaşadığı çevrenin kültür değerlerinden başka bir şey değildir. Giacomo Puccini’nin La Boheme operasının en önemli yönlerinden biri de, hissi davranışların simgeleri olma niteliğini taşıyan değişik tema ve motifleri, eserin akışı içinde sık sık yansıtmasıdır. Sanat adamının çeşitli iniş çıkışlara sahne olan ruhi yaşantılarını ve maddi yoksunluktan gelen dayanışma ve hoşgörüyü “Bohem Hayatı“olarak değerlendiren 19. yüzyıl batı edebiyatı, Puccini’ye sunduğu bu tür bir konu ile, opera literatürüne üstün bir eser kazandırmıştır. Onun içindir ki, La Boheme operasında, sanatçının, yoksunluğu hafife alan, hayatın güç yönlerine aldırmazlıkla alt etmeye çalışan davranışı, ancak Puccini yaratıcılığının oluşturduğu orijinal temacılıklarla karakterleştirilmiştir ve bu temalar ile motifleri “eşsiz ve bir kezlik” olarak nitelemek yerinde olur. Kaldı ki, bu karakter temaları arasında en çok ilgiyi çekeni, uvertürsüz oluşan konunun hemen başında duyuları, alabildiğine ateşli ve ritmik gücünün olağanüstülüğü açısından kendini çabucak belli eden tek bir egemen temadır ki; ansızın karşılaşılan bu önemli tema, eserin akışı içinde ortaya çıkan Boheme karakterli temaların hepsinden güzel ve hepsinden anlamlıdır. Bu temayı izleyen Rudolf’un teması ile, daha sonra bütün saflığıyla oluşan küçücük Mimi motifi ve ayrıca ince, duygulu yaşantıları karakterleştirmek üzere meydana gelen daha başka melodiler, Rudolf ve Mimi arasında içtenlikle gelişen arınmış bir sevginin simgeleri olarak değerlendirilmiştir; ve eserin 1. perdesi: “Bu minicik el ne kadar soğuk!” sözlerini yansıtan, kararsız ama ince bir aşk melodisi ile sona ermektedir. Aşağıdaki videoda La Boheme Operası’nı tam uzunluğunda izleyebilirsiniz.

La Boheme operasının 1. perdesi ile 2. perdesi arasında, alabildiğine zıt bir ortam göze çarpmaktadır. 1. perdenin, daha çok geleneğe bağlı duygulu bir hava içinde gelişmiş olmasına karşılık, 2. perde, verismo türüne oldukça yaklaşan kalabalık halk sahnelerini yansıtmaktadır; yani bu perdede Puccini, tabiata dönük naturalist bir espriye yön vermiş, halkın günlük hayatından hız alan, canlı, hareketli sahneleri anlamlaştırmada olağanüstü başarı elde etmiştir. Nitekim bu perdeyi izleyenin önünde, meydanı dolduran halkın, renkli bir atmosfer içinde oluşan günlük hayat ve uğraşısı akıp gitmektedir. Onun içindir ki, bu perdede müzikli anlatım, tümü ile naturalist bir temele oturtulmuştur. Bu perdede orkestranın tabiatı ayrıntılarıyla yansıtma çabası, müzik sanatında çok önemli bir buluş olma niteliğini taşımaktadır ve her birinden değişik bir sevinç atmosferi yansıyan yan-temalar ile, güçlü bir korodan kopup gelen çeşitli seslerin birbirini etkileyen çapraşık dokusu, bu perdeye, eşine az rastlanır bir canlılık vermektedir. Bu neşeli ve renkli kaynaşmayı, arada sırada Mimi’ den yansıyan kısa soluklu haykırışlar kesmektedir. Melodi ve ritm gibi, iki temel unsurun ortak katkısıyla oluşup gelişen 2. perdenin en sürprizli yeri, Musette’in okuduğu vals melodisidir ki, bu içli melodinin kesintisiz yükselişi, eserin bu bölümünü daha da güçlendirmekte ve kısa sürede, duyguda üstünlüğü zirvesine ulaştırmaktadır.G. Puccini’nin La Boheme operasındaki 3. perdenin müzik işlenişinde, 2 . perdeye tüm olarak zıt bir atmosferle karşılaşılmaktadır. Bu perdede, 2. perdenin gözleri kamaştıran renkli, hareketli havasından en ufak bir iz kalmamış ve böylesine bir gelişimin yerini, sadece günlük acıklı olaylar almıştır. Besteci bu perdede, genel olarak Mimi’nin üzüntü ile dolup taşan serüvenini yansıtmaktadır. Nitekim 3. perdede yer alan bütün sahnelere, ruhi çöküntünün acıyla oluşan melodileri egemen olmaktadır. Bunların arasında, Mirni’yi ölüme sürükleyenhastalık, öylesine monoton bir melodi ile dile getirilmiştir ki, bu melodinin sembolik gücii, dinleyeni tüm umuttan yoksun kılacak nitelikte etkilemektedir ve bu melodi, ağır hasta olan Mimi’nin öksürüşüne değinen sözlerin, müzikli bir yorumu olmanın önemini taşımaktadır. 3 perdenin en sonundaki, karşılıklı sevginin ortak katkısıyla güçlenen içe yöneliş sahnesi bile, sessiz bir acı ile gölgelenmektedir.

la boheme operası

La Boheme’nin afişi.

Son perdenin son sahnesinde ortaya çıkan yeni ve acıklı bir melodi ise, Mimi’nin hayat sonunu simgelemekte ve La Boheme operası bu ölüm teması ile sona ermektedir.
Opera literatürünün çok sevilen bir eseri olan, Puccirıi’nirı La Boheme operası için, müzikolog Oskar Bie şöyle demektedir: «Boheme, onun (Puccirıi’nin) tacıdır. Eserde önemle yer alan 4 sahne: Yani İlk Karşılaşma, Cafe Momus, Barriere d’Enfer Kapısı Önünde Kış, Ölüm, sahneleri, öylesine ince bir trajedi havası içinde işlenmiştir ki, bunları tüm olarak akıldan çıkarmamız imkansızdır … Bütün bu sahnelerde sessizce ağlayan melodilerle, acıyla dolup taşan sevinçle, güneye has bir kaynaşma ile, yani hayatın melodiye dönüşümü ile karşılaşılmaktadır burada Fransız duygusallığı alabildiğine İtalyanlaştırılmıştır şarkılar, yarı hayatı, yarı ölümü hatırlatmaktadır. Tam bir yükselişle gerçeğe yöneliktir, çekici olaylar birbirini izlemektedir, anlatım esprilidir. motifler duyguludur ve hafif karakterler ve güzel tasarılar halinde belirmektedir. Eserin bu incecik ya da müzik figürünün her yönünü, müziğin kendine has yaşamıyla sarmaktadır. Bu eserin ilk aşk sanhesinde olduğu gibi, Mimi’nin, 3. perdedeki üçlü aralıkla oluşturulan ve karardan dönmezliği yansıtan melodisinde ve bu melodiyi izleyen düetin, süzülen, genişçe akıp giden motif bölümünde alabildiğine güzelleşmektedir. Ama burada her şey bir tek tona dayanmaktadır ki, bu ton, hiçbir bıkkınlık vermeden sürüp gitmektedir ve Bohem hayatı yaşayanlar için ritmik bir kurtuluş olmanın niteliği sürdüren bir tondur, hayatlarının en önemli anında, onlara özledikleri melodiyi veren onları coşturan, onların nabızlarını vurduran onları öldüren ton da gene bu tondur.

La Boheme Operası

İtalyan verismo türünün bir bestecisi olduğu kadar, dışında bir yaratıcı olarak da nitelendiğine kısaca değinilen Giacomo Puccini‘nin, yaratıda olgunlaştığı dönemde yazdığı dört opera ile dünya çapında üne ulaşmış olduğu hemen herkesçe benimsenen bir gerçektir. Bu dört eser de, kronolojik sıraya göre şunlardır: La Boheme, Tosca, Madame Butterfly, La fanciualla de West (Batının Kızı). Ama bu dört eser arasında sadece Boheme operasının, bestecinin en üstün eseri, hatta yaratıcılığının zirvesi olduğunda tüm eleştiriciler birleşmişlerdir.
4 perdeden oluşturulup, ilk oyunu 1 Şubat 1896 tarihinde, İtalya’da Türen’de ve Teatro Regio’da yapılmış bulunan La Boheme operasının librettosu, Fransız edibi Henri Murger’nin (1822-1861) Scenes de la vie de Boheme (Bohem Hayatından Sahneler) adlı eserinden (1851) esinlenerek, İtalyan Librettistleri Giuseppe Giacosa ve Luigi Illica tarafından yazılmıştır. Sadece La Boheme adını taşıyan bu librettonun Almancaya ilk çevirisi, Ludwig Hartmann, ikinci ve son çevirisi ise Hans Swarowsky tarafından yapılmıştır (Die Boheme).

La Boheme operasının rol dağıtımı ile, eserde işlenen olayın 4 perde içindeki oluşum ve gelişimi aşağıda açıklandığı gibidir: Rudolıf, şair (tenor), Schaunard, müzikçi (bariton), MarceI, ressam {bariton), Collin, filozof (bas), Bernard, ev sahibi (bas), Mimi {soprano), Musette (soprano), Parpignol (tenor), Alcindor (bas), gümrük bekçisi (bas) öğrenciler, genç kızlar, halk, satıcılar, garsonlar, erler, çocuklar. Olay, 1830 yılında Paris’te geçmektedir.
1. Perdede: Soğuk bir dam odası görülmektedir. Burada ressam Marcel, sehpanın önüne oturmuş resim yapmakta, şair Rudolf ise,düşünceli olarak pencereden, karla örtülü Paris’i seyretmektedir. Şair Rudolf, odayı biraz olsun ısıtabilmek için, önce bir iskemleyi kırıp sobaya atmak ister, ama aklına, yazdığı bir dramı yakmak gelir ve bu dram, sobada perde perde yakılacaktır. Filozof Collin, üzgün bir yüzle içeri girer. Çünkü birkaç parça eşyasını rehin olarak verip para almak istediği halde, bu işi yapan büroya, noel arifesi olduğu için gidememiştir; ama sobadaki ateşi görünce de sevinir. Biraz sonra müzikçi Schaunard’ın, kimsenin aklından geçirmediği şeylerle, yani odun ve yiyecek içecekle odaya girivermesi, herkesi şaşırtır. Sclaunard oldukça İngiliz lordunun papağanına verdiği müzik dersinden kazandığı para ile bunları almıştır; ama gelecek günleri de düşünerek, hemen hepsinin tüketilmemesi konusunda anlaşmaya varılır ve Schaunard, dostlarını o akşam Cafe Momus’e davet eder. Tam o sırada ev sahibi Bernard ödenmesi çoktan geçikmiş olan kirayı almaya gelir. Ressam Marcel ev sahibinin kaçması imkanım kolayca bulur ve onu çabucak sarhoş eder. Abuk sabuk konuşmaya başlayan ev sahibinin, vaktiyle başından geçmiş elan bir aşk serüvenini tüm ayrıntılarıyla açığa vurması imkanı da zahmetsiz sağlanır. Bu serüvenin sonuçlarını güya ahlaka aykırı bulan sanatçılar, ev sahibini sert eleştirileriyle korkutup, kirayı almadan kaçırırlar. Sonra topluca Cafe Momus’e gidilir: yalnız şair Rudolf, gazetede yayınlanacak bir yazısını bitirmek için on beş dakika kadar evde kalmak zorunda olduğunu söyler. Yalnız kalır kalmaz da, alt kat komşuları olan genç ve güzel Mimi, sönen mumunu yakmak için oraya gelir ve merdiven çıkarak yorulduğundan oturmak zorunda kalır. Rudolf, Mimi’nin yüzündeki, güzel ama acıyla anlam bulan çizgilere, büyük bir ilgiyle bakakalır. O sırada Mimi, elindeki mumu yakmış olarak odadan çıkarken, çabucak geri döner, çünkü odasının anahtarını oturduğu yerde bırakmıştır. Bir aralık iki mum da söner. Her ikisi de karanlıkta aranırken, eller ve kalpler birbirini kolayca bulup birleşiverir. Derken birbirleri ne, -kim oldukları, ne oldukları anlatılır. Arkadaşları kahveye gelmekte oldukça geciken Rudolf’u aramak üzere eve gelirler ve ona, yukarıya çıkmadan aşağıdan seslenirler; Rudolf ise, bir çiçek satıcısı olan Mimi’yi koluna alır ve Cafe Momus’e birlikte gitmeye davet eder ve hemen çıkıp giderler.
2. Perdede: Paris’in Kartiye Laten mahallesi görülür.
Noel gecesi olduğu için; sokakları büyük bir halk kitlesi doldurmuştur. Satıcıların etrafa yayılan sesleri, isteklileri olduğu kadar, birbirlerine çok bağlı olan dört sanatçı arkadaşı da ilgilendirir. Rudolf, bir küçük başlık alıp Mirni’ye hediye eder ve onu, Cafe Momus’ de masaya otururken arkadaşlarıyla tanıştırır. Çocuklar, Parpignol’un oyuncak arabasının etrafını sararlar. Dört arkadaş, garsona içki ısmarlarken, Mimi de sessiz bir mutluluk içinde Rudolf’un yanında oturmaktadır. Denken, ihtiyar ama zengin bir kişi olan Alcindor’un eşliğinde genç ve güzel Musette görülür. Alcindor, herkesin İlgisini çeken Musette’in aşın davranışlarını engellemeye çalışmakta, ama başarılı olamamaktadır. Musette’in geldiğini gören ressam Marcel’in ansızın sesi sedası kesilir ve Marcel, vefasız sevgilisi Musette ile kesin olarak ilgilenmeme kararındadır. Musette ise Marcel’i duygulandınnak için ne mümkünse yapar ve ona Vals şarkısını okur. Musette, her ne pahasına olsa da Marcel’i kendisiyle ilgilendireceği inancındadır ve onun için, kendisine kaba diye takıldığı ihtiyar aşığı Alcindor’u, pabucunun ayağını sıktığı bahanesiyle, kunduracıya gönderir; bu durum karşısında inadı kınlan Marcel, yerinden kalkarak Musette’e gider ve her ikisi de heyecanla birlerine sarılır. Tam o sırada gece devriyesi, müzik eşliğinde oradan geçerken, dört arkadaş Musette’i de alıp gitmek isterler; Musette, kendisine getirilen hesap pusulasını, biraz sonra kunduracıdan gelecek olan İhtiyar Alcindor’a vermesini garsona söyler ve dört arkadaş, Mimi ve ayaklan çıplak Musette ile birlikte oradan, neşe içinde çıkıp giderler. Biraz sonra elinde papuçlarla gelen ihtiyar Alcindor, dört arkadaşın içtiklerini de ihtiva eden hesap pusulası ile, bomboş masadan başka bir şeyle karşılaşmaz.
3. Perdede : Gümrük karakolu ile sol tarafta küçük bir meyhane görülür. Mevsim kıştır; donuk, hatta soğuk bir hava, her yönü sarmakta ve ayrıca kar çiselemektedir. Gümrük bekçileri, dışarıdan kente süt taşıyan kadınları ve mal getiren satıcıları, soğuktan titreşerek kontrol – etmektedirler. Şiddetli bir öksürüğe tutulmuş olan Mimi, bir şeyler arıyormuş gibi görünür: polislerden birine, o mahallede Marcel adlı bir ressamın oturup oturmadığını sorar ve oradaki bir meyhanede, Marcel’in Musette ile birlikte olduğunu öğrenir. Mimi, çektiği üzüntüyü kendisine anlatmak için ressamı dışarıya çağırır. Rudolf, birkaç gün önce Mimi’yi terketmiştir: genç kadın, Rudolf’un tutumunu, belki de kıskançlıkla eleştirmektedir ve durumun iç yüzünü bir türlü anlayamamaktadır. Mimi, karsıdan Rudolf’un geldiğini görür ve hemen duvarın köşesine saklanır. Rudolf, oraya gelen yakın arkadaşı Marcel’ e, gerçeği üzülerek açıklar ve ağır hasta olan sevgilisi Mimi’ye, soğuk bir oda ile yoksul bir hayattan başka bir şey sunamayacağı için, genç kızı terk etmek zorunda kaldığını söyler. Öksürük, Mimi’nin saklandığı yerden ortaya çıkmasına sebep olur. Mimi de Marcel’den ayrılımaya karar vermiş gözükür ve eşyalarını kapıcıya bırakmasını ona rica eder. Ama sıra ayrılmaya gelince, her ikisi de bunu yapacak gücü kendinde göremez ve hiç olmazsa bahara kadar birlikte yaşamaya ve sonra ayrılmaya karar verilir. Bu kez de kıskanç Marcel ile hoppa Musette arasında bir kavgadır başlar ve Rudolf içten bir duygusalıkla Mimi’yi eve cıkarken Musette. Marcel’i bırakır gider. Musette aşırı bir heyecanla içeri girer ve ağır hasta olan Mimi’nin, Rudolf’u bir kez daha görebilmek için merdivenlerden zorlukla yukarıya çıkmakta olduğu haberini verir. Ölümünün yaklaştığını anladığı için, Rudolf ‘u görebilme dileğiyle merdivenleri düşe kalka tırmanan Mimi, güçlükle odaya girer ve bitkin bir halde Rudolf’un yatağına yatırılır. Dört arkadaş: Mimi’yi kendine getirecek imkandan yoksun olduğu için, Musette küpelerini rehin vererek hastaya ilaç ve doktor sağlamaya koşar. Marcel Musette ile birlikte gider. Collin ile Schaunard da, Rudolf’u Mimi ile başbaşa bırakıp odadan çıkarlar; Mimi, Rudolf’Ia yaşadığı aşkın serüvenini, bir kez daha başından sonuna kadar hatırlar. Mimi’nin son isteği, ellerini ısıtabilmek için yumuşak bir manşona sahip olmaktır. Onun için Musette, Mimi’ye istediği manşonu getirir ve Mimi, bunu Rudolf ‘un hediyesi sanır ve gitgide daha da soğuyan ellerini bu manşonda ısıtmaya çalışır. Hemen herkesin, Mimi’yi kurtarmak için canla başla uğraştığı bir anda, Mimi sessizce ölür gider; Rudolf da ağlayarak Mimi’nin üstüne kapanır.

Giacomo Puccini, eserlerine konu getiren librettoları, olağanüstü kolaylıkla müzikli-anlatıma dönüştüren bir sanatçı idi. Onun için, sahnede geçen bir olayı, trajik ya da dramatik bir durumu, bir düşünceyi, sadece lirik sesle dile getirmek önemli bir şey değildi. Belki bu kolaylığın verdiği inançla olacak ki, Puccini La Boheme operasının acıklı havasını bir uvertürle özetlemeye de sebep , görmemiş ve eseri, uvertürsüz daha doğru olacağı fikrine varmıştır.

Tanınmış müzikologların hemen hepsi, Puccini’nin hayatı boyunca yazmış olduğu eserler arasında sadece La Boheme operasındaki olgunluğun tartışılmazlığı üstünde eksiksiz birleşmişlerdir. Onlara göre La Boheme, Puccini’nin tüm yaratılan arasında tek başına bir zirvedir. Öte yandan müzikli anlatım gücü açısından yenilikçi bir yön taşımadığı da ileri sürülen Boheme operasında başarı sayılabilen tek faktörün, besteci ile librettistlerin, yapılacak iş üstünde tam bir anlaşmaya varabilmiş olmalarında aranması gerektiği ileri sürülmektedir.

 

Manon Lescaut Operası

manon lescaut operası

Manon Lescaut Operası’nın son sahnesini izleyiciye sunmuş bir afiş.

İlk oyunu 1 Şubat 1893′de İtalya’da Türen’de, Teatro Regio’ da yapılmış olan 4 perdelik Manon Lescaut operası, Puccini‘nin gençlik eserlerinin önem bakımından en başında gelmektedir. Bugün bile İtalya’da sık sık oynanan bu eser, zamanında genç bestenin tanınmasına yol açmıştır. Lirik karakterde müzikli-dram olarak bestelenen Manon Lescaut operası, bazı kaynaklarda Puccini tarafından yazılmış olduğu ileri sürülmektedir. Halbuki, libretto, ünlü Fransız romancısı Abbe Antoine François Prevost d’Exilcs’in (1697-1763) 1731′de yayınladığı “L’histoir du Chevalier des Grieux et de Manon Lescaut” adlı romanından esinlenerek yazılmıştır. Puccini, önce librettist Marco Praga’yı, librettoyu yazmakla görevlendirmiş, Marco Praga da, metnin manzum olarak yazılabilmesi için, lirik şair Domenico Oliva‘nın yardımını gerekli görmüştür. Ama sonradan bu konuda Puccini ile librettistler arasında anlaşmazlık meydana gelince, müzik-basımevi sahibi Giulio Ricordi’nin isteği üzerine, libretto Luigi Illica tarafından tamamlanmıştır. Buna rağmen, Manon Lescaut operasının librettosu anonim olarak yayınlanmıştır.
Abbe Prevost‘nun dünya literatürüne kazandırmış olduğu bu ünlü romanından esinlenerek, öyküsü Henri Meilliac ve Philippe Gill tarafından sadece Manon adıyla hazırlanmış olan başka bir libretto da, Puccini’ den önce, Fransız sanatcısı Jules Massenet tarafından bestelenmiştir (1866). Ama bu eseri, yazılışından 27 yıl sonra bestelenen Puccirıi’nin Manon Lescaut operası, hemen hemen unutturmuş, hatta Manon, Alman opera sahneleri tarafından hiç tutulmamıştır.

Manon Lecaut operasının rol dağıtımı, eserdeki olayın 4 perde halinde gelişimi, aşağıda olduğu gibidir:
Manon Lescaut (soprano), Lescaut, Manon’un erkek kardeşi, çavuş (bariton), Chevalier des Griux (tenor), Geronte de Ravoir, kırallık vergi görevlisi (bas), Edmond, üniversite öğrencisi (tenor), Lokanta sahihi (bas), bir müzikçi (mezzosoprano), bir bale hocası (tenor), bir sokak fenerlerini yakan adam (tenor), bir okçular çavuşu {bas), bir kaptan (bas), bir perukacı, (dilsiz, halk, kadınlar, kızlar, üniversite öğrencileri, saray halkı, tutsak kadınlar, erler, tayfalar.

Aşağıdaki videoda Manon Lescaut Operası’nın tam halini izleyebilirsiniz.

1.Perdede :

Amiens kenti postasının önündeki meydan görülür. Babasının emriyle manastıra kapatılmak üzere yola çıkan Manon Lescaut, Des Grieux ile karşılaşır. Bu genç soylu, daha ilk bakışta Manon’a aşık olur. Manon da onu sever ve ikisi de birlikte Paris’e kaçar.

2. Perdede:

Vergi görevlisi Geronte’un evinde salon görülür. Erkek kardeşinin etkisi altında, Des Grieux’yi yüzüstü bırakan Manon, zengin bir kişi olan krallık vergi görevlisi Geronte’un sevgilisi olmuştur; çavuş Lescaut böylelikle, kız kardeşinin güzelliğinden, kendi payına da yararlanmak niyetindedir. Ama Des Grieux’nün aşkından, yeniden duygulanan Manon ilk fırsatta gene onunla kaçmaya karar verir. Kaçış başarılı olmaz. Manon yakalanır; Gerorite, onu hırsızlıkla suçlar, Manon Amerika’daki bir koloniye sürgün gitmeye hüküm giyer.

3. Perdede :

Havre limanı görülür. Des Grieux’nun, Manon’u hapisten kaçırma yolundaki son çabası da başarılı olmaz. Ama Des Grieux, hükümlüler gemisiyle birlikte yola çıkmak için kaptanın iznini almayı başarır ve sürgüne giden sevgiliyi izlemek üzere vapura biner.

4. Perdede :

Amerika’nın çıplak ve tenha bir yeri görülür. Yeni vatan arama yolunda her ikisi de boş yere çaba harcar. Manon, Des Grieux’nün kollarında aç ve susuz olarak ölür.

Manon Lescaut operasını, genç yaşların az çok dengesiz ve deneyden yoksun hayatı içinde yazan Puccini’ nin, bu eserle, geleceğin olağanüstü başarısını müjdelemiş olduğu, hemen bütün eleştirmenlerce kabul edilmekte. Puccini, La Boheme operasında yaptığı gibi, Manon operasında da, librettoya kaynak olan romandan aldığı bazı sahneleri, olduğu gibi kullanmıştır. Bu sahneler ise şunlardır: 1) Manon He Chevalier des Grieux’nün Paris’e kaçışları, 2) Vergi görevlisi Geronte’un evindeki şatafatlı hayat, 3) Chevalier des Grieux ile hapiste karşılaşma, 4) Çıplak şose üstünde sessizce ölüm.
Massenet’nin, Manon operası için kullandığı libretto, Puccini’nin Manon Lescaut librettosundan daha geniş tutulmuş ve besteci bu metinde psikolojik düşünceye de yer vermiştir. Bundan dolayı Massenet’nin Manon metni, daha çok roman etkisi yapmaktadır. Puccini’nin librettosu ise, birbirini izleyen sahnelerden oluşturulmuştur ki, buna rağmen Puccini, A. Prevost’un romanına, Massenet’ den daha ziyade bağlı kalmıştır.
Puccini’nin Manen Lescaut müziğinin, Massenet’nin Manon müziğinden daha iyi olduğu ileri sürülmesine rağmen, fazla beğenilmemektedir. Bununla birlikte Puccini, Manon Lescaut operasında, güzel konuşan, zarif anlatan incelikle tasvir eden ve dolayısıyla sempati yaratan bir sanatçı olarak nitelenmektedir.
Eleştirici Oskar Bie ise, Puccini’nin Manon Lescaut operası için kısaca şöyle demektedir: ” … Ama onun (Puccini’nin), Boheme operasında yarattığı dünya hayatımı bağlılık çizgisi, Manon’da gereğince gelişemediği gibi, haklı bir edebiyat havası içinde baş gösteren yükselişler halinde, tumturaklı bir Wagner özentisine dönüşmüş ve böylesine bir özentide kaybolup gitmiştir. 1. perdede, sağlam bir kuruluşla karşılaşılmamaktadır. 2. perdedeki,Rokoko iç dekorasyon ile; danslar ve şarkılar hafif ve zarif bir etki yaratmaktatadır, ama biraz da boştur; 3. ‘perde, hapishane sahnesi bağımsızlıktan uzak bir perdedir ve 4. perde, -sessiz bir şose üzerinde oluşan, tatmin edici final ile- öylesine bir heyecanı yansıtmaktadır ki, besteci, daha sonraki sürelerde elinde geçirdiği fırsatlarda, bu tür bir heyecanı yaratmaktan vazgeçmiştir. “.

Giacomo Puccini Kimdir?

Çağımız başlarında eser vermiş opera bestecileri arasındaki yeri kolaylıkla doldurulamayan ünlü İtalyan müzikçisi Giacomo Puccini, 22 Aralık 1858′de Lucca’da doğmuş ve 29 Eylül 1924′te Brüksel’de ölmüştür.
Opera sanatına, uzaktan yakından ilgi duymuş hiçbir kimse düşünülemez ki, Puccini’nin, en azından Madame Butterfly ya da Tosca operası üstüne bir şeyler işitmiş olmasın. Onun içindir ki, ülkemiz müzikseverlerince de sanat gücü içtenlikle övülen Puccini’nin en önemli eserleri, Ankara ve İstanbul Devlet operalarının repertuvarlarında ve dolayısıyla sezon programlarında yer almaktadır.

Giacomo Puccini

Giacomo Puccini

Müzikçi bir aileden gelen Giacomo Puccini’nin, sanatındaki üstün yeteneği, ilk olarak C. Angeloni tarafından meydana çıkarılmış ve İtalyan Kraliçesi Margerita’nın yardımından yararlanan genç sanatçı, Milano Konservatuvarı‘na girerek, Bazzini ve Ponchielli çapında hocalarla çalışabilme imkanını elde etmiştir.
1883 yılında Milano Konservatuvarı’nı bitiren Puccini, kompozisyon bölümünün diploma töreni için istenen eseri, orkestral bir parça olarak bestelemiştir. Sanatçı, Capriccio Sinfonico adını taşıyan bu eserden alınmış temaları, 1896 yılında bestelediği La Boheme operasında da kullanmıştır.
Puccini, gene 1883 yılında, Milano’daki Sonzogno Müzik Basımevi  tarafından düzenlenen yarışmaya, ilk operası olan 1 perdelik Le Villi adlı eseriyle katılmış, ama herhangi bir ödül kazanamamıştır. Buna rağmen, eserin 1884 yılında ilk olarak Milano’daki Teatro Dal Verme’de oynanması, genç Puccini’ye olağanüstü başarı sağlamıştır. Kaldı ki, maddi yetenekten yoksun olan Puccini’nin, bu operasının oynanabilmesi için gerekli tüm ödenekler, sanatçının, aralarında A. Boito’nun da bulunduğu, arkadaşları tarafından karşılanmıştır. Puccini’nin Le Villi adlı ilk operasına seçtiği konu, Fransız bestecisi A. Adam’ın Giselle adlı balesinde işlemiş olduğu konunun aynıdır. Puccini’nin, Le Villi operasında elde ettiği. ilk başarı, Milano’daki ünlü Müzik Basımevi Ricordi’nin, yeni eserler için kendisiyle sözleşmeli anlaşma yapmasına imkan sağlamıştır. Bu sözleşmeye göre Puccini’ye ayda 200 liret ödenecek ve buna karşılık besteci de Le Villi operasını 1 perdeden 2 perdeye çıkaracak, Scala Tiyatrosu için de ayrıca yeni bir opera besteleyecektir, İşte genç sanatçının geçimine imkan. sağlayan bu aylık 200 liret iledir ki, Puccini, o tarihten başlamak üzere, kendini tamamen opera besteciliğine vermiştir.

Ünlü opera eleştirmenlerine ve müzikologlara göre, G. Puccini’nin verismo açısından durumu, kesinlikle belirlenememiş gibidir. Büyük besteci, bellibaşlı müzik tarihlerinin çoğunda verismocular arasında yer almakla birlikte, kişiliği ve sanatıyla ilgili yorumlar onu, İtalyan opera geleneğinden büsbütün koparamamaktadır. Nitekim sanatçının en önemli eseri olan La Boheme operası (1896), kapılarını henüz kapatan 19. yüzyıl opera yaratıcılığının bir bakıma devamı, hatta önemli bir örneği olarak benimsenmektedir. Ne var ki, gerek lirik duygululuğu, gerek toplum hayatına olan içten bağlığı açısından, Giuseppe Verdi’nin, kahramanlık öyküleri üstünde gelişen operalarına büsbütün zıt bir ortamın verimi olarak benimsenen La Boheme operası, genede Verdi yaratıcılığına has espriyi sürdüren ve dolayısıyla Verdi’ye yakın akrabalığı olan bir yaratı olarak nitelenmektedir. Onun içindir ki, bir bakıma Verdi’nin varisiymiş gibi başta taşınan Puccini’nin eserleri, İtalyan opera geleneğine bağlılığından ötürü, 19. yüzyıl başlarında harekete geçen Yeni İtalyan Okulu’nun (Giovane-Scuola-İtaliana) verismo türünde bestelenmiş eserleri arasında incelenememektedir; ama buna rağmen Puccini, gene de veristler arasında gôsterilmektedir. Nitekim sanatçı, yaşadığı dönemin müzikte yenilik isteğine ayak uydurarak, besteleme tekniğini yenileme çabasına önem vermiş, çağdaşları olan modern Fransız, Rus bestecilerinin (Debussy, Strawinsky, Schönberg) teknik ve estetik özelliklerini yakından izlemiş, ama gene de kendi eserlerine, geç romantizme dayalı tipik bir anlatım gücü sağlamaktan geri kalmamıştır. Onun içindir ki, büyük sanatçının böy lesine bir uygulayışa örnek olarak La Boheme operasında gerçekleştirdiği anlatım özelliği, Tosca ve Madame Butterfly operalarında da kendini göstermiştir.
Puccini, 1910 yılında yazdığı La Fanciulla de West (Batının Kızı) adlı 3 perdelik operada, tiyatro tekniğine dönük eser verme esprisinden uzaklaşma yolunda ilk olarak çaba harcamış ve kendi eserlerinde de, anlatım türleri ve teknik imkanlar açısından uygulamış olduğu teatral stilin artık eskimiş olduğuna işaret etmiştir.

Giacomo Puccini’nin, La Fanciulla del West operasından sonra yazdığı eserler bakımından olan durumunun da, çeşitli açılardan değerlendirilmesi gerekmektedir. Şöyle ki: “Puccini’nin, bu dönemden sonraki tüm yaratılan bu arada tabarro (Palto) operası gibi enteresan bir deneye başvurmuş olmasına rağmen gitgide sanatçının durumu ile ilgili bazı meselelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Nitekim Puccini, bestecilik yeteneğinin ve bil önceki yüzyıla olan ruhi bağlılığının sınırlarını göz önüne almadan, zamanla daha da kökleşen kendine has duygusallığı korumaya, bir yandan da aynı duygusallıktan kendini kurtarmaya çalışıyordu ve eserlerinin vokal ve enstrümantal tekniğini yenileme konusunda aldanma kuruntusundan da kurtulamıyordu. Eninde sonunda bunalım, sanatçının son eseri olan Turandot operasında en yüksek noktaya ulaşmıştı ki, besteci bu eserle, sahne için harcadığı çabanın sanat bakımından en olgun meyvesini vermeyi düşünmüştü. Ne var ki, bu opera,bestecinin son hastalığının ortaya çıkmasından önce yarım kalmış ve bazı önemli sebepler, kompozisyonun ilerlemesine imkan sağlayamamıştı. Esasen Puccini, bu eserin adını taşıyan ses partisinin (Turandot partisi) ön gördüğü kahramanlık yorumunda, hatta böylesine bir yorumun işlenmesinde de başarı elde edememişti.” (Hugo Riemann).

Puccini’nin, 1893′de yazdığı Manon Lescaut operasıyla sağladığı başarı, mali durumunun çabucak düzelmesi ne imkan vermiştir. Çünkü eserleri, dünyanın hemen her yerinde büyük bir ilgi ile repertuvarlara alınmış ve sezon programlarında yer almıştır. Böylelikle Puccini’yi çok geniş bir seyirci kitlesi alkışlamış, özellikle Almanya ve Amerika turneleri olağanüstü zaferlerle sonuçlanmıştır. Buna rağmen, Puccini’ye basın yoluyla yöneltilen eleştiri,seyirciye tüm zıt bir davranışı yansıtmıştır ve sadece basın, Puccini’yi çoğunlukla tutmamıştır. Bununla birlikte Puccini’nin eserleri, ancak doğumundan yüzyıl sonra harcanan büyük bir çaba ile gereği gibi eleştirilmiş ve böylelikle Puccini yaratılan için taraf tutmayan bir anlayışın meydana gelmesine imkan sağlanmıştır. Bununla birlikte sanatçı, yaşadığı sürece çok değişik eleştirilere hedef olmuştur. Nitekim ünlü Alman eleştiricisi Oskar Bie, Puccini’nin ölümünden bir yıl önce (1923) şöyle demektedir. “Puccini bu okulun başıdır. O, Mascagni’deki aşın çiğliği, Leoncavallo‘daki aşırı bayağılığı, Giodano‘daki aşın soğukluğu, ortalama bir çizgide dengelemiş ve bu sebeple sevilmiştir. Vereceği fazla bir şey olmamasına rağmen, verince de öylesine hoş bir sevimlilikle vermiştir ki, bu sevimlilikte, biraz salon tonu, biraz da fazlaca dramatik aksiyonla karşılaşılmıştır. O, bir dram bestecisi değildir, lirizm ile de ilgisi yoktur, teknisyen de değildir, ama onun her şeyi kulağa hoş gelmektedir. O, eserlerinde çok iyi değerlendirdiği okuma tekniği ve büyük bir ustalıkla nüanslandırdığı orkestra arasında, ortalama bir düzey bulmuştur ki, bu düzey, oldukça zayıf bir hayale dayandığı için, iradeden çok zekayı yansıtmamış olsay dı, örneklik bir buluş olurdu. Onu, fazla ciddiye almak aksızlık olur. Onu fazla dinlemekle, içi dışı çabucak öğrenilir. Ama her şeye rağmen o iyi bir konuşucudur ve onunla, ya da onun üzerine konuşmada açık bir farklılık olduğu gerçektir. Ama bu konuşmanın şöyle, locaların arkasına çekilip, eski İtalyanlar üzerine yapılacak konuşmalara biraz olsun benzememesi imkansızdır.”

Tanınmış İtalyan müzikoloğu Gaetano Cesari (1870- 1934) ise, Puccini için şöyle demektedir (1930): Müzik sanatına uluslararası nitelik verme yolundaki genel isteğe, kişiliklerini, kendilerine has anlatım güçleriyle belirtmede başarı elde eden besteciler de çok geçmeden katılmışlardı. İtiraf etmek gerekir ki, bu tür besteciler arasında en başta gelenlerden Puccini (1924) ile Mascagni, İtalyan operasının vokal geleneğine, öteki bestecilerden daha çok saygı göstermişlerdir. Ama şurasını da belirtmek gerekir ki, her ikisinin de uyduğu bu prensip, eserlerinde sık sık eski klasik formu hatırlatan lirik bölümler hesaba katılmamak şartıyla, gerçeği yansıtmaktan çok biçimli bir görünüşe dayanmaktan ileri gitmemektedir. Gerek Pucci’nin, gerek Mascagni’nin son eserlerinde, Iibrettodan gelen okuyuş türünün müzikle işlenişi (müzikli-deklamasyon) salt bir anlatım gücüyle değil de, aksine orkestral dilin üstüne, daha çok kendine has bir anlamı yansıtmadan oturtulmuş bir melodi olmanın niteleğini taşımaktadır. Böylece söz, Verdi’nin kendi kullandığı sözlere, kapsamlarını açıkca belirleyen birer anlam değerini de birlikte katmış olması türünden bir anlama sahip değildir. Bundan dolayı (Puccini ve Mascagni’nin özellikle son eserlerinde), sadece enstrümantal işleyişe ara vermenin zorunlu olduğu noktalarda, dramatik yükselişin gerektirdiği okuyuş türüne, yani deklamasyona, muhtaç olduğu anlamı gereğince verebilme amacıyla, insan sesine dayanan vokal işlenişe, geleneksel haklardan gereği gibi yararlanma imkanı sağlanmıştır.

Görülüyor ki, yukardan beri değindiğimiz, opera bilimiyle ilgili iki büyük uzmanın Giacomo Puccini üzerindeki görüşleri, sanatçının verismo türü ile. geleneksel opera karşısındaki durum ve tutumunu tüm olarak açığa vuracak ve Puccini’nin verismocular arasındaki gerçek yetini eksiksiz tespit edecek niteliktedir.
Giacomo Pucoini’nin operalarına aşağıda, kronolojik sıraya göre değinilecek ve önemli operaların, librettoyla binlikte yorumu yapılacaktır Puccini’nin, Milano’ daki Müzik-Basımevi Sonzogno tarafından düzenlenen yarışmaya katılmak üzere, ilk sahne eseri olarak yazdığı Le Villi (Villiler) operası, yukarda da belirtildiği gibi, önce 1884 yılında Milano’daki Teatro Dal Verme’ de oynanmış ve sonradan, Ricordi Müzik basımevinin teklifi üzerine 2 perdeye çıkarılan eserin bu şekildeki ilk oyunu ise, gene 1884 yılında Türen’de yapılmıştır. Bestecinin 4 perdelik Edgar operasının ilk oyunu, 1889 yılında, Milano’daki Scala Tiyatrosu’nda yapılmış, sonradan 3 perdeye indirilen eser, ilk olarak 1892 yılında Ferrara’ da sahneye konmuştur.

Ruggero Leoncavallo: Hayatı ve Pagliacci Operası

8 Mart 1858′de Napoli’de doğan ve 9 Ağustos 1919′da Toscana bölgesindeki Montecantini’de ölen Ruggero Leoncavallo, Napoli Konservatuvarı‘nda Beniamino Cesi, Lauro Rossi ve Michele Ruta gibi hocalara öğrenci olduktan sonra, kendini tamamen besteciliğe vermiştir. Çoğunluğu müzikli sahne yaratısı olarak, geniş ölçüde eser vermiş bulunan Leoncavallo, sadece 2 perdelik Pagliacci (Palyaçolar) operasıyla dünya çapında üne ulaşmıştır; tıpkı Pietro Mascagni‘nin de yalnız Cavalleria Rusticana operasıyla dünyaca tanınmış olması gibi.

Ruggero Leoncavallo fotoğraf

Leoncavallo, opera besteciliği alanına ilk olarak, Chatterton adlı trajik opera ile ayak basmış ve eserin librettosunu ise, ünlü Fransız yazarı A. de Vigny’nin (1797 -1863) aynı adı taşıyan dramını işleyerek kendisi yazmıştır. Sanatçının Bolegna için bestelediği bu eser bir türlü sahneye konamamış, 1896 yılında Roma’da yapılmış olan ilk oyunu ise, beklenen başarıyı elde edememıştir.
Leoncavallo, 1896 yılından sonra uzun süre, özel müzik öğretmenliği, eğlence orkestralarında piyanistlik yaparak, gezginci oyun gruplarında müzikçi olarak, yabancı ülkelere giden tiyatro gruplarına katılarak hayatını sürdürmüştür. Besteci, İngiltere’ye, Fransa’ya, hatta Mısır’a kadar giden gruplarda çalıştıktan sonra, yeniden operalar yazmaya başlamıştır ki, bu kez sanatçı, Crepusculm (Güneş Batarken) adını taşıyan, ayrı ayrı konulardan işlenmiş üçlü bir eser bestelemiştir (trilogie). Leoncavallo’nun, librettosunu da kendisinin yazdığı bu üçlü opera eserinden Medici (Mediciler) adını taşıyan birincisini, Milano’daki nota basımevi Riccordi yayınlamıştır ve bu eser ancak 1893 yılında Milano’ da oynanmış, ama hiçbir başarı sağ layamamıştır. Bunun üzerine Leoncavallo, bu üçlü eserin ikincisi: Savonarola ile üçüncüsü: Cesare Borgia bölümleri üstünde yapmayı düşündüğü değişiklikten vazgeçmiş ve kendisini dünya çapında üne ulaştıran 2 perdelik Pagliacci (Palyaçolar) adlı operayı bestelemiştir.

Pagliacci (Palyaçolar) Operası:

1888 yılında birer perdelik operalar için düzenlenen yarışmaya sunulmak üzere bestelemiştir. Ne var ki, bu yarışmada birinciliği, Cavalleria Rusticana adlı eseriyle Pietro Mascagni kazanmıştır.
Librettosu da Leoncavallo tarafından yazılan verismo türündeki bu eser, ancak bestelenmesinden dört yıl sonra ve Cavalleria Rusticana operasının sağladığı üstün başarıdan da iki yıl sonra, 21 Mayıs 1892′de Milano’daki Teatro de Verme’de yapılan ilk oynanışını izleyen süre içinde, sanatçıyı dünya çapında üne ulaştırmıştır. Kısa zamanda, Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operasıyla eşit düzeyde tutulan Pagliacci‘nin, daha ileri yıllarda, Canio rolünün özellikle Caruso olağanüstü güçte bir tenor tarafından, dünyanın bellibaşlı sahnelerinde, sık sık oynanması, eserin, uluslarası opera literatürünün başta gelen bir parçası olarak her yerde tanınmasına yol açmıştır. Opera eleştiricisi Joseph Gregor, Pagliacci operasında konunun Leoncavallo tarafından, gerçek bir olaydan alınarak, librettoya dönüştürülmüş olduğunu ileri sürmektedir. Zaten Leoncavallo, eserin daha başındaki prologda Pagliacci operasıyla neye değinmek istediğini açıkça anlatmış, böylece verismo türünün gerçek yorumu, bestecinin şu cümlesinde olduğu gibi dile gelmiştir: “Bugün artık şair, hayatın korkunç, tüyler ürpertici gerçeklerini cesaretle bulup ortaya koyrnakla yükümlüdür!”.
Olay, 15 Ağustos 1865′de, İtalya’nın Calabria bölgesindeki Montalto köyünde geçmektedir.

1. Perdede: Köyün önündeki meydan görülür. Bir merkep arabasına binmiş olan palyaçolar; köy halkının alkışları arasında sahneye gelirler. Büyük bir davula vurarak halkın ilgisini kendine çeken Canio, akşama onlara en iyi oyunlarını sunacaklarını müjdeler. Oyuncular arasında, daha çok alay konusu olan Tonio, arabadan inmek isteyen Canio’nun eşi Nedda‘ya yardım ederken, kıskanç Canio onu şiddetle tokatlar. bu durum karşısında köylüler ve çocuklar, Tonio’yu alaya alırlar. O da Canio’daöç almayı kafasına koyar. Köylüler Canio’yu içkiye davet ederler, o da Beppo ile birlikte daveti kabul eder; ama Tonio, merkebe yem verme bahanesiyle onlara katılmaz.

Köylülerden biri, Tonio’ya takılmak ister ve Nedda’dan uzak olmamak için orda kalmayı öngördüğünü, şaka yollu söyler. Bu şaka, Canio’nun kafasını bulandırır ve Canio bu işlerin şakaya gelmediğini, akşamki oyunda kendisinin Kolombi’nin (Nedda) aldatılan kocası palyoçonun rolünü oynamakla yükümlü olduğunu söyler ve gerçek hayatta kadın yüzünden karşılaşacağı aldanışın ancak kanla temizleneceğini, kadın bağlılığının kutsal olduğunu, onun için eşine kimsenin yan bakmamasını ve eşinden gelecek ihaneti gözünü kırpmadan kanla temizleyeceğini sözlerine ekler. Bu düşünce, genç köylü Silvio’yu seven Nedda’yı, fena halde korkutur; ama o, her şeye rağmen hayatım dilediği gibi sürdürebilmenin özlemiyle yanıp tutuşmakta ve okuduğu şarkıda, sevgilisine ancak kuşlarla selam gönderebilmenin hayaliyle avunmaktadır. Ama onun bu içli şarkısını Tonio gizlice dinlemiştir. Tonio, saklandığı yerden ortaya çıkar, Nedda’ya zorla yaklaşır ve ondan karşılık Nedda’dan yüzüne yediği şiddetli bir kırbaçla sarsılır ve artık öç almada büsbütün kararlıdır, nasıl öç alacağını da iyi bilmektedir. Tonio uzaklaşır uzaklaşmaz Nedda’yı delicesine seven Silvio görünür. Nedda, Silvio’ya dikkatli olmasını söyler; Silvio ise Nedda’ya birlikte kaçmayı teklif eder, ve bu teklifini Nedda’ya zorla kabul ettirir. Bu aşk sahnesini de gizlice dinleyen Tonio, koşup gider ve eşinin ihanetini ispat etmek için Canio’yu oraya getirir. Canio ansızın ortaya çıkar ama Nedda aşığını ele vermez. Canio, kansının yalvarışlarına kulak asmadan, elinde hançerle Silvio’nun pesine düşer ama onu ele geçiremez ve Nedda’yı hançerle delik deşik etmesini Beppo önler. Tonio, karısının aşığını er geç bulup mey dana çıkaracağını Canio’ya vadeder, çünkü ortadan kaybolan aşığın, akşamki oyunu seyretmek için mutlaka oraya geleceği, her iki aşığın, durumu halleriyle nasıl olsa belli edecekleri düşüncesindedir. Korkunç bir ruh sarsıntısı ile kıvranan Canio ise, tam o sırada başlayacak olan dramda palyaço rolünü oynamak üzere hazırlanmıştır.

2. Perdede: Beppo, Tonio’ya davul ile eşlik ederken, köy halkını oyunu izlemeye çağırmaktadır. Nedda ise, Kolombin rolünün gerektirdiği kılığa girmiş olarak, elinde tabak, para toplamak için dolaşmaktadır. Oyunu görmeye koşan halkın arasında genç köylü Silvio da vardır ve Silvio, Nedda’yı gizlice randevuya çağırır. O sırada Kolombin ve Arleken oyuna başlar ve Arleken rolünü Beppo yapmaktadır. Beppo, sevgilrisi Kolombin’e (Nedda) bir serenad okur; o sırada Kolombin, kocası evde olmadığı için Arleken’e (Beppo) yanına gelmesi için el sallarken, palyaçonun günlük işlerine bakan Taddeo (Tonio), elinde alışveriş sepeti ile pazardan eve döner ve güzelliği ne hayran olduğu Nedda’ya, aşkını açıklar ve ona aklı başından gitmiş gibi budalaca bakakalır. Böylece Tonio, oyundaki soytarı rolünü oynayacağı yerde, gerçek hayatta duyduğu isteğin tutkusuna yapılır. Tonio (Taddeo) doğal olarak burada da Nedda’dan yüz bulmaz ve Arleken görününce de soytarı Taddeo (Tonio) korkuya kapılır ve Kolombin’in sevıgilisi Arleken’den dayak da yer. Kolombin Arleken’e yemeğe oturmasını söyler, ona güzel bir sofra hazırlamıştır. Tam o sırada Taddeo (Tonio), palyaçonun (Canio) eve girmek üzere olduğunu haber verir. Arleken pencereden sıvışırken, Kolombin ona, gerçek sevgilisi Silvio’ya, bir gün önce kocasından korkup kaçarken söylediği sözleri, bu kez rol gereği söyler. Canio, eşinin bu sözlerini duyunca, gerçek olayı hatırlayarak çılgına döner ve oynadığı oyunu unutarak gerçek hayata dönüverir. Kolomibin (Nedda), onu tekrar oyuna çekmeye boş yere uğraşır; palyaço (Canio) Nedda’dan aşığının kim olduğunu söylemesini ısrarla ister. Sahnede, delirmişcesine bağırıp çağıran palyaço, artık oyunun palyaçosu değil, gerçek hayatın Canio’sudur. Canio, eşinin ihanetini olduğu gibi yüzüne vurur, onu lanetler ve ona elinden kurtulamayacağını söyler.

Bütün bunlar, rolün gereği imiş gibi sanılır ve halk sahneyi çılgınca alkışlar. O sırada sahne arkasında duran Beppo, yaklaşmakta olan faciayı sezmiş, ama araya girmesine Tonio engel olmuştur. Canio sahnede daha da coşarak Nedda’yı,sevgilisinin adını vermeye zorlar ama Nedda, her ne pahasına olsa da sevgilisinin adını vermeyeceğini kesinlikle söyler. Canio, masanın üstündeki bıçağa el atarken, Nedda, halkın arasına karışıp kurtulma yolunu arar; fakat bunu başaramaz, Canio onun kaçmasına engel olur ve sırtına yediği bıçakla Nedda yere serilir. Genç kadının ölürken Silvio’yu çağırması, aşığının kim olduğunu ve o da Canio’nun bıçağı ile can verir; katil tek kelime söylemeden teslim olur. Tonio ise heyecandan ne yapacağını bilmeyen halka döner ve: “Güle güle! Oyun bitti!” der, perde iner.

Pietro Mascagni: Yaşamı ve Cavalleria Rusticana Operası

Pietro Mascagni

Cavalleria Rusticana’nın bestecisi Pietro Mascagni’nin imzalı bir fotoğrafı.

Pietro Mascagni Kimdir?

7 Aralık 1863′de Livorno’da doğan ve 1945′de Roma’ da ölen Pietro Mascagni, ilk müzik öğrenimine Livorno’ da başlamıştır. Mascagni, Baron de Landarel’in yardımıyla Milano Konservatuvarı‘nda okumuş ve burada Ponchielli’ ye öğrenci olan sanatçı daha sonraki yıllarda, 1 perdelik Cavalleria Rusticana operasını, Baron Landarel’e ithaf etmiştir. 1884 yılında Milano Konservatuvarı’ndan ayrılmak zorunda kalan Mascagni,. Daha sonraları Apulia bölgesindeki Cerignola kentine yerleşen Mascagni, belediye bandosunun piyano öğretmenliği ve yöneticilik görevlerini yürütmüştür. Mascagni, Guglielmo Ratcliff adlı operasından başka, Milano’daki Müzik Basımevi Sonzogno’nun açtığı yarışma uyarınca, Cavalleria Rusticana operasını da bu kentte yazmış ve 1. ‘ödülü kazanmıştır. Bu eser, 17 Mayıs 1890 yılında Roma’daki Teatro Costanzi‘ de parlak bir başarı ile oynanmıştır. İşte bu oyundan sonradır ki, sanatçıya bütün dünya operalarının kapıları açılmıştır.
Mascagni sanatı, melodi gücü açısından geleneksel İtalyan operasına bağlı olarak eser oluşturmuş, ama operalarında orkestranın rolü oldukça gelişmiştir. Bu arada bestecinin armonik işleyişi, özellikle ilk eserlerin de, Iris operasında görüldüğü gibi, çok daha sade bir atmosferi yansıtmıştır.
Opera ve konser yöneticiliği alanlarında başarılı hizmetler görmüş olan Mascagni, 1895-1902 yıllan arasında, Pesaro’daki müzik lisesinin müdürlüğü görevini üzerine almış, daha sonra da Roma’daki Milli Müzik Okulu‘nun direktörlüğüne getirilmiştir. .
Gençliğinde senfonik nitelikte ve tiyatro ile ilgili birçok eser yazmış olan Mascagni’nin, bu yaratılarından 2 perdelik Pinotta adlı opera (1880), ancak 1932 yılında San Remo’da ilk olarak sahneye konmuştur.

Mascagni’nin olağanüstü nitelikteki başarısı, sadece 1890 yılında yazdığı, Cavalleria Rusticana (Köy Kavalyesi) adlı 1 perdelik opera ile başlamış ve gene bu opera ile sona ermiştir ki, bu çok önemli eser, aşağıda geniş ölçüde incelenip yorumlanacaktır.
Cavalleria Rusticana (Köy Kavalyesi) Operası (1890):
Değişik görüşlere rağmen, İtalya’ da verismonun, hatta müzikte naturalizmin ilk eseri olduğu üzerinde çoğunluk birleşmiştir. Milano’daki Müzik Basım-Evi Sonzogno‘nun 1888 yılında 1 perdelik bir opera için açmış olduğu yarışmadan ötürü bestelenmiştir. Bu yarışmaya gönderilen operalar arasın da 1. ödülü kazanmış olan eser, 1890 yılında Roma’daki ilk oynanışından sonra, geniş ölçüde tanınmış ve dünyanın bellibaşlı opera sahnelerinde olağanüstü ilgi ve heyecanla izlenmiş ve bugün de izlenmektedir.

Cavalleria Rusticana‘da, olağanüstü güçteki renklerin, içten kopan duygusallık ve tutkunun bileşimiyle oluşan, tek bir bütün halindeki librettonun okunuş şekli ise, ancak Mascagni‘nin, duygu ile dolup taşan, nice bin renk le parıldayan müziğinde gerçek anlamını elde edebilmiştir. Öylesine bir müziktir ki, içinde, İtalyan güneyinin güzelliklerinden kopup gelen halk türküleri yansımaktadır; hiçbir yapmacıkla karşılaşılmamaktadır; çünkü bestecinin alçakgönüllülüğüne ve öngördüğü biçimlere tümüyle uyan bu müzik, konunun dramatik kapsamından doğmakta ve konuya çevreleyen tutkudan dökülüp taşmaktadır.

Cavalleria Rusticana (Köy Kavalyesi)

Olay, 1880 yılının Paskalya bayramında Sicilya‘da geçmektedir.
Perde açılınca: Sahnede, Sicilya’da bir köy meydanı görülür. Meydanda, kilise ile meyhane ve Lucia’nın annesinin evi de yer almaktadır. Paskalya bayramı sabahı olduğu için, kilise çanları çalmakta, neşeli bahar türküleri çağıran halk, kiliseye doğru gitmektedir. Santuzza görünür ve delicesine sevdiği Turiddu‘nun niye gelmediğini, annesi Lucia‘ya sorar. Lucia, Santuzza’nın sorusuna kısa cevap verir, Turiddu’nun şarap için komşu köye gittiğini söyler. Ama Santuzza, Turiddu’yu bir gün önce köyde görmüştür. Turiddu, askere gitmeden önce, Lola ile evlenmek için anlaşmış, ama askerden dönüşte, Lola’nın zengin arabacı Alfio ile evlenmiş olduğunu görmüştür. Alfio, Lola’yı kendisine bağlı sanmakta ve ona çok iyi dav ranmaktadır. Turiddu, Santuzza‘nın aşkıyla avunmak ister ve ona evlenme vaadinde bulunur. Lola, eski sevgilisinin Santuzza’ya yaklaşmasını hoşgörmez ve ona yeniden yakınlık gösterir, hatta onu gizlice randevuya çağırır, Turiddu, ona yeniden bağlanır. İşin iç yüzünü sezen Santuzza, korkunç bir kıskançlığa kapılır. Duyduğu acıyı, Turiddu’nun: annesine yana yakma anlatır; Lucia onu boş yere avutmaya çalışır. Santuzza, kilise yolunda Turiddu ile bir kez daha buluşmayı başarır, ihanetini yüzüne vurarak, onuru ile oynamamasını ona rica eder. Turiddu, bu ricaya kulak asmaz ve Santuzza’nın tüm isteklerini reddeder ve onu iteler. Korkunç ıbir acı ile çılgına dönen Santuzza, öç almayı kafasına kor ve durumu Alfio’ya olduğu gibi anlatır. Alfio, öç almaya karar verir. Kilise dönüşü, Turiddu ve Alfio Lucia’nın meyhanesinde karşılaşırlar. Alfio, Turiddu’nun kadeh kaldırmasına karşılık vermez ve Turiddu, Alfio’nun durumu bildiğini anlar. Her iki rakibin, Sicilya geleneklerine göre birbirlerine saldırdıkları anda, meyhanede korkudan kimse kalmaz. Turiddu bir atılışta Alfio’nun kulağını ısırır; bu, ölüm kalım boğuşmasının başlayacağı anlamına gelmektedir. Pişmanlık duyan Turiddu, annesini korumasını Santuzza’dan rica eder ve Alfio’nun, kendisini boğuşmak için beklediği bahçeye koşar gider. “Turiddu öldü!” haykırışlarıyla birlikte Santuzza düşer bayılır: eser sona erer ve perde çabucak kapanır.

Kısa olduğu kadar, zıt güçleri işleme bakımından da önemli bir kuruluşa sahip olan Cavalleria Rusticana operası, eşine az rastlanır bir uvertürle başlamaktadır. Bu giriş müziğinin bir başka önemli yönü de, operanın akışı içinde yer alan, alabildiğine değişik melodilerden oluş Santuzza’yı simgeleyen ana-tema, ilk olarak genç kızın sahneye ayak bastığı anda, orkestrada duyulur. Bu tema oldukça küçük, ama alabildiğine anlamlı bir motif olma niteliğini taşır ve son derecede üzgün bir ruh yapısını yansıtacak güçtedir. Hatta bu küçücük tema, her şeye rağmen genç kızın, kırılan gururunu, tertemiz aşkını, sonuna kadar savunmaya kararlı olduğuna da şahitlik eder. Böylesine hisli bir hayatın çeşitli, belirtileriyle, Santuzza’nın tüm melodilerinde karşılaşılmaktadır. Bu bir perdelik eserin, en çok dikkati çeken yönü, hisli iniş çıkışların olağanüstülüğüdür. Eserin dramatik aksiyonda zirve yapması Santuzza’nın, Turiddu’nun Lola’nın arkasından kiliseye girme isteğini zorla önlemesiyle başlar; çünkü genç kız, her şeye rağmen Turiddu ile bir kez daha görüşmede kararlıdır. Nitekim Turiddu’yu tehdit eden Santuzza’nın, bu karşılaşmayı izleyen son yalvarışı da para etmez ve Turiddu’nun Santuzza’yı bütün gücüyle itip yere yıktığı anda ise, eserin dramatik aksiyon bakımından en son noktaya ulaştığı görülür; işte bu nokta, Santuzza ve Turiddu ilişkisinin kesinlikle koptuğu noktadır.

Cavalleria Rusticana opera

Bu sahnenin akışı içinde: Aşırı istek, tutku, yalvarış, sevgi ve hatta lanet türünden faktörlerin yan yana yer aldığı görülür. Eserin başında ilk olarak orkestranın duyurduğu tutku teması, gene burada Santuza partisinde gerçek anlamını bulmaktadır ve Santuzza’nın sesinden yansıyan lanet motifi, orkestra yapısı içinde, gitgide daha da hacimleşen bir coşup taşmaya dönüşmektedir.
Cavalleria Rusticana operasında yer alan kalabalık halk sahneleri de, dramatik yönden büyük önem taşımaktadır; çünkü bu sahnelerdeki kadın ve erkek grupları, iki ayrı koro halinde uzaklarda kaybolmaya yüz tutmadan önce, ansızın birleşik bir koroya dönüşmektedir.
Bir perdelik opera olmasına rağmen, müzikli-dram literatürünün en önemli eserleri arasında yer alan Cavalleria Rusticana’da vakit vakit karşılaşılan lirik sahnelerde, Mascagni’nin, eşine az rastlanan bir duygululuğu dile getirmiş olduğu açıkça görülmektedir. Bu eserde karşılaşılan Mascagni’ye has lirizmin en güçlü iki örneğinden biridir.
Dinleyeni ileri derecede etkileyen kilise sahnesi, öbürü de: Sırf orkestra için yazılmış olan ve aşırı duygululuğu yansıtan intermezzo bölümüdür (intermezzo sinfonico).
Pietro Mascagni’nin, Cavalleria Rusticana operasından sonra yazdığı, ama kendisine hiçbiri başarı sağlayamamış olan eserler ise şunlardır:

L’amico Fritz (Dostum Fritz) Roma 1891 Raritzau, Floransa 1892, Silvano (Dramına marinaresco, 1 perdelik), Milano 1895 (Deniz Dramı), Zanetto (1 perdelik, Pesaro), 1896 Iris, Roma 1898, Le maschere, (ilk oyunları aynı zamanda Roma, Milano, Venedik, Türen, Genua ve Verorıa 1901, hepsi başarısız olmuş ve eser 1916′da yeniden işlenmiştir), Amica Monte Carlo 1905, Isabeau, Buenos Aires 1911, Parisina, Milano 1915, Lodoletta, Roma 1917, operetleri: Si Roma 1919, piccolo Marat (Küçük Marat) Roma .. 1921, lirik komedyaları: Scampolo, 1921Nerene. Milano 1935, Bianchi’ ed i Neri (Beyazlar ve Siyahlar) 1940.

Pietro Mascagni, sadece 1 perdelik Cavalleria Rusticana operasıyla dünya çapında üne ulaşmış olduğuna göre, yukarıda başlıkları, yazıldıkları ve oynandıkları tarihler belirtilen operaların hemen hemen hiçbiri bugün artık oynanmamaktadır.